24 Temmuz 2013 Çarşamba

gözlük

Geçenlerde arabada giderken Doğa'nın arkadan bana seslendiğini duydum. "Anneee, güneş, güneş!" Bir döndüm ki arkama güneşliğin alt tarafındaki boşluktan minik gözlerine ışıklar kaçıyor. O anda durma şansım da olmadığı için bir süreliğine gözlerini kapamasını önerdim. Yaptı yapmasına da, gözünü her açtığında güneş olduğu gibi duruyordu. Yön değiştirmeyeceğimi de hatırlayınca, belki de eliyle siper almasını anlatabilirim diye düşündüm. Tabi direksiyon başından direktif verince adam gibi anlatamadım da. Yavrum elini gözünün yanına tutmak yerine komple üzerine kapamayı çare buldu haklı olarak. Pek bir güldürdü yine ikimizi bu durum. Ben gülüyorum, o da gülüyor ama sonucu sağa dönene kadar değiştiremedik maalesef. 


Sonra Doğa'ya sordum. Doğa'cım sana da bir güneş gözlüğü alalım ister misin? Büyük heyecanla evet dedi. "Tamam" dedim, yarın ilk iş gözlük almaya gitmek. Tahmin edeceğiniz üzere Doğa kendi gözlüğünü kendi seçti. Ayna karşısına geçip denediği 4 gözlükten ilkini aklına koyan Doğa, açık ya da kapalı mekan fark etmeksizin gözlüklerini her yerde taktı o gün. Korkunç sevimli bir görüntü tabi. Küçük bir insanda güneş gözlüğü hiç alışık olduğum bir durum olmadığı için baktıkça içten kıkırdıyorum, ama onun da çok hoşuna gitti diye keyfine mani olmak istemedim. 


Bir ara yoruldu Doğa, arabasına bindirdim, ama hala konuşmaya ve gülmeye devam ediyorduk. Sonra bir soru sordum, şimdi ne olduğunu hatırlamıyorum ama normalde tepkisiz kalmayacağı bir soru idi. Baktım ses yok, bir daha tekrarladım sorumu. Yine cevap yok. Aaaaa? Ne oldu acaba diye durdum, arabanın önüne geçtim, yine tepki yok. Sonra gözlükleri bir çıkardım ki Doğa uyumuş. Hahaha! Tam kamera şakası gibi oldu. Çok güldüm tabi kendi kendime.  



bezelye

Doğa'yla mutfakta yapmayı sevdiklerimizi yaz yaz bitmiyor! Geçtiğimiz haftalarda bir kaç kilo bezelye almıştım. Bezelyeyi ailecek pek bir seviyoruz. Biraz yiyelim biraz da kış için donduralım diye düşünmüştüm. Eve geldiğimde kilo kilo bezelyeye bakıp, "Ayıklanacak ne çok bezelye var, saatlerimi alacak" diye düşünürken, yemek yapmaktan çok hoşlanan Doğa'ya bir teklifte bulunmaya karar verdim. İyi ki de vermişim! Diyaloğumuzu aynen paylaşıyorum;

B: Doğa'cım? Bu bezelyeleri kabuklarından ayırmam gerekiyor, hem pişirebilmek hem de dondurabilmek için. Ama doğrusunu istersen iş gözümde büyüdü. Acaba benimle birlikte ayıklamak ilgini çeker mi? Hem birlikte daha hızlı yapabiliriz hem de eğlenceli bir işe dönüşebilir belki, ne dersin? 

D: Evet, Doğa da yapçak! 

B: Yaşasın! (Şimdi dürüst olayım, üzerimdeki yük gerçekten yarıya indi gibi hissettim)


Daha önce bahsetmiş miydim bilmiyorum ama, Doğa yaptığı her işi çok ciddiye alır. Hemen 'yeni öğrenme' suratını takındı ve büyük bir dikkatle beni izlemeye başladı. İki büyük kap çıkardım; biri kabuklar, diğeri ise bezelye taneleri için. Sonra o kapların ortasına bir torba ayıklanmamış bezelye koydum. Karşılarına da iki minik tabure. Karşılıklı oturduk. Elime bir bezelye aldım ve nasıl açıldığını gösterdim. Doğa, içindeki taneleri görünce güldü, 'bak, bak!' diye bana yeniden gösterdi heyecanla! Parmağımı ince uzun keseceğin içine sokarak, hooop diye kaydırdım, taneler kaba döküldü. Gülüştük. 'Doğa, Doğa!' diye bağırdı Doğa. Kendi de yapacaktı. 


Önceleri kabukların başını aralayıp, ona versem de kendisi 4-5 ayıklamadan sonra işi çözmüş, kendi açmaya veya ayıklamaya başlamıştı bile. Nasıl da güzel ayıklıyor bir görseniz. 



Bir ara baktım, taneleri yanlışlıkla diğer kaba atmış, kabukları ise tanelerin olduğu kaba. Ne yapacak diye merak içindeyken, durdu, bir terslik olduğunu fark etti ve hemen hareketini geriye çevirdi. Durumu düzeltti. İçimden 'pes doğrusu!' dedirten bu olay, beraberinde Doğa'ya duyduğum hayranlık ve içten bir kahkaha ile vücut buldu. 

Böyle böyle derken, 3 kilo bezelyeyi Doğa ayıkladı. İnanılır gibi değil. Çok sohbete konu oldu tabi tahmin edeceğiniz üzere, ama bildiğim tek bir şey var o da Doğa ile yapınca her iş çok zevkli ve tartışmasız daha kolay!

3 Temmuz 2013 Çarşamba

ayakkabı

Denemelerine rağmen henüz kendi ayakkabılarını giyemiyor Doğa. Giyemiyor olması çıkaramadığı anlamına gelmesin; yere oturuyor cırt cırtlarını açıyor eliyle çekip çıkarıyor ya da diğer ayağı ile öbür tekini ittirerek çıkartıyor ayakkabılarını. 

Keşke o ayakkabıları biraz daha büyük olsaydı da ayağını içine kolayca sokabilseydi. Bir sabah bunu dilemiş olmalı ki, sokak kapısının önünden geçerken bu manzara ile karşılaştım! 

"Aklın yolu bir; benim ayakkabım küçükse ben de daha büyük bir ayakkabı bulur ve onu giyerim. Tabi ya! Neden bunu daha önce düşünmedim?" der gibi bir hali vardı Ali'nin ayakkabılarını denerken. Bunu tabi başka keşifler takip etti. "Bakayım benim ayakkabım babamın ayakkabısının içine girer mi?"


"Peki ya annemin ayakkabılarını elime giymeyi denesem?" Bence kendi ayakkabılarımı ayağıma giymekten daha kolay olur, dur bakayım..."

Haziran'da bu keşifleri yapan Doğa şimdi kendi terliklerini kendi başına giyebiliyor, bakalım ayakkabılarını ne zaman giymeye başlayacak?

2 Temmuz 2013 Salı

ruhun gıdası

Doğa'nın müzik tutkusunu anlatmaya başlamışken devam edeyim madem.. Rock ve pop müziğe olan ilgisinden bahsetmiştim. Bu sayede klasik gitar, elektro gitar, mızıka ve davullarla tanışmıştı. Sevdiği her enstrümanın nasıl çalındığına dikkatle bakan Doğa, varsa evde mevcut olan müzk aletlerini, yoksa eline geçirdiği benzer şekildeki aletleri enstrüman olarak kullanmayı ihmal etmiyor. 

(Mızıka - Ocak 2013)

 (Hokey sopası ile gitar - Mayıs 2013)

Mikrofon ise ayrı bir tutkusu. Kendi bestelerini eski bir duş başlığına geçirdiği karton bir ruloyla yaptığı mikrofonla evde gezinerek söylüyor. 

(Mikrofon - Mayıs 2013)

Doğa'nın aslında en çok klasik müziğe düşkünlüğü var. Doğmadan önce karnıma dayadığım minik kulaklıklarla onunla dinlediklerimi paylaşıyordum. Henüz televizyon seyretmese de, çeşitli filarmoni orkestralarının konser kayıtlarını kendisi ile birlikte izliyoruz. Doğa, kalabalık orkestraları, konuk sanatçıları ve onları yöneten şefleri büyük bir dikkatle ve tabi taklit ederek izliyor. Şimdiye dek keman, kontrbas, flüt, zilofon ve pianoyu ayırd etmekle kalmayıp, çalınış şekillerini taklit etmeye başladı. Hatta arabada ya da dışarıda bulunduğumuz mekanlarda dinlediği müziklerde hangi enstrümanı duyduğunu size söylemeyi de ihmal etmiyor. Eeee, müzik ruhun gıdasıdır diye boşuna dememişler. Doğa da, yemeklerle beslendiği kadar müzkle de besleniyor! 

beat it

Doğa'nın yemekle olduğu kadar müzikle de arası pek iyi. Bundan aylar önce favori parçası Queen'den Bohemian Rhapsody idi. Her sabah uyandığında Ali'den ya da benden ona bu şarkıyı çalmamızı isteyen Doğa, şarkı başladığında Freddie Mercury'e "mamaaaa uuuuuuu" diye eşlik ediyordu. Günde en az 15 defa dinlediğimiz bu müthiş besteyi yaklaşık 3 ay süreyle her gün dinledik!

Mayıs ayından itibaren Doğa'nın favori şarkısı Michael Jackson'dan Beat It. Bu şarkıyla da müthiş eğlenen Doğa, her sabah kahvaltıda yine onlarca defa üst üste bizden Beat It'i çalmamızı talep ediyor. Kendi figürleriyle şarkıya eşlik ederken onu görmeniz lazım. Ben hayranlıkla seyretmekten kendisini videoya çekmeyi başaramasam da, benden bir sabah kahvaltı sonrasında şarkıyı açmamı isterkenki halini yakalamayı başardım. Ama az sonra seyir eğlerken anlayacaksınız ki, benim onu kameraya almam büyük vakit kaybı. Yüzündeki ifadeden beklemekten sıkıldığı ve bir an evvel şarkıyı dinlemek istediği apaçık ortada. Üstelik 7. defa dinlemesine rağmen.. (Videoyu seyrederken Doğa'nın süt bıyığına, ciddiyetine ve bana şarkıyı açtıramadığı için anne ve Burcu deyişine dikkatinizi çekerim, beni çok güldürüyor)


The Sound of Music müzikalinin Do Re Mi Fa'sı yine Doğa'nın favorilerinden. O da tahmin edeceğiniz üzere sık sık ve defalarca dinleniyor evimizde. Do, do, do, dooooo diye haykırıyor. O minik bedenden o koca ses nasıl çıkıyor bilmiyorum ama inanın günümün neşesi. Ardından gelen danslar, el şaklatmalar ve sonra kendini alkışlamalar ise cabası. Bizim evde her gün şenlik var anlayacağınız. 


9 Haziran 2013 Pazar

yine bodrum

Bodrum ziyaretlerimizin Doğa'nın hayatına ne kadar katkı koyduğunu daha önceden yazmıştım. Bizim için Bodrum bir öğrenme ve büyüme yeri. Geçtiğimiz Nisan ayında 10 günlüğüne yine Bodrum'da idik. Bu sefer hem Doğa daha büyümüş, hem de artık Bodrum'u tanır hale gelmişti. Tahmin edeceğiniz üzere Doğa yine dolu dolu bir 10 gün geçirdi ve yeni ilklere imza attı. 

Bu gidişinde Doğa usta bahçivan ünvanını almaya hak kazandı. Her sabah erkenden uyanıp, dedesine bahçeyi sulamaya yardım etti. Hortum ve başındaki tabancasına hayran kalan Doğa, hızını alamayıp, bahçedeki süs havuzunu ve sokağı bile suladı. Tabi sabah sulamaları onu kesmeyince, akşam üstü plaj dönüşü bir posta daha suladı her yeri. Hiç yoruldu mu? Yok canım, olur mu? Kurbağa desenli yazlıkçı sandalyesi bile vardı, yorulursa oturarak sulasın diye!

Deniz kenarında ise dolu eğlence vardı Doğa için. Sevimli ördekler, azılı kaz kardeşler, kediler ve köpekler günün neşesi iken, kazma, kürek, tırmık ve kalıplar ise saatlerini geçirdiği oyuncakları oldu. Kumlara geçen senekinden daha fazla ilgi duyan Doğa, kum taneciklerini daha yakından gözlemleyebilmek için burnunu kumların arasına gömmeyi bile sorun görmedi kendine. İskelenin üzerine çıkıp, topladığı taşları denize atmayı ve taşları bittikçe etrafında kim varsa ondan daha fazla taş toplamasını istemeyi de ihmal etmedi. Güneşin yumuşadığı akşam saatlerinde bir şezlong bulup, keyif çatan Doğa, akşamları da günlük tutulan balıkları mideye indirdi (her Bodrum tatilinde yaptığı gibi).  


Doğa'nın bu seferki Bodrum ziyaretinin en enteresan ilki ise sabah 7.30'da sahile inip, yeni tutulmuş balıklardan birini kahvaltıda yemek oldu. Tekneyle iskeleye yanaştığı gibi balıkları Doğa'nın önüne döken Özer abinin yakaladığı koca bir palamut az sonra ızgarada pişmiş ve Doğa'nın önüne kahvaltı olarak konmuştu. 

Kumsalda oynadığı günlerde Doğa başka bir olaya daha tanıklık etti. Bir teknenin yaza hazırlanışı ve elden geçişini izledi. Günlerce ahşap parçaları zımparalanan, içi ve dışı temizlenen bir tekne, dönüşümüze 1 gün kala suya inmeye hazır hale geldi. Tabi son kontrol için Doğa da teknenin içine girip göz attı. Tekne hazırdı. İmece ile bakımı yapılan tekne, yine imece ile yaklaşık 15 kişi tarafından suya bırakıldığında kopan sevinç çığlıkları Doğa'yı çok mutlu etti. Böylece yerel zevkler ve alışkanlıklar da Doğa'nın hayatına dokunmuş oldu. 

Yine harika bir tatil yapmış, öğrenmiş ve büyümüş oldu Doğa.

6 Haziran 2013 Perşembe

yemek

Doğa yemeyi sevdiği kadar yemek yapmaya ve yemek yapılan malzemeleri tanımaya da meraklı. Mutfakta hep birlikteyiz, bana yemek yaparken yardımcı oluyor. 

En sevdiği işlerden biri köfte yoğurmak ve yuvarlamak. Sandalyeyi tezgahın kenarına çektik mi, Doğa kollarını sıvıyor ve sabırla köfte harcının hazırlanmasını bekliyor. Hepsi karışıp hazır olunca, Fisun Teyze'nin ona diktiği şef şapkasını takıyor ve parça parça kopararak, köfteleri yuvarlamaya başlıyor. Sonra tavaya da diziyor elbet. Tavaya dizerken sanıyorum bazen iyice tavaya yapıştıklarına emin olmak istiyor çünkü hepsinin üzerine üçer beşer şaplak atıp tek bir köfte haline gelene kadar yayılmalarına müsaade ediyor!

Başka bir mutfak eğlencesi ise kuru gıda dolabını her gün yeniden keşfe çıkmak. Dolabın kapağını açınca başka bir dünyaya adım atıyor Doğa sanki. Kavanozlar tek tek çıkıyor, kapakları açılıyor, koklanıyor ve tabi aralarından bazı şanslı gıdaların tadına bakılıyor.. Ne mi? Mesela bazı günler biraz kekik tadarken bazı günler, 1-2 mercimek tanesi deniyor. Bul biberin kokusunu içine kadar çekip, "acı" diyor ve kapağını kapatıyor. Arpa şehriye kavanozuna ise elini daldırıp, 10 dk kadar parmaklarının arasından kayış hissini yaşamaya bayılıyor Doğa. Ama alkışların çoğu tabi ki makarnaya gidiyor. 

Bizde ıskartaya çıkan tencere tavalar tabi ki Doğa'nın oluyor. Çünkü şef Doğa kendi hayali ocağında bu tencere ve tavalarla yemek pişiriyor. Bazı günler şekilli kurabiye kalıpları pişiriyor, bir gün çakıl taşları, sonraki gün de oyun hamuru pişiriyor. Hepsini itina ile diziyor, ama önce mutlaka tavanın dibine azıcık hayali zeytinyağı koyuyor. Çıt çıt sesi ile hayali ocağının altını yakıyor ve tahta kaşıklarla yemeğini güzelce karıştırıyor. 

Doğa, mutfağını temiz tutanlardan; dökülen saçılan birşey olursa hemen içeriden faraş ve süpürgeyi kapıp, ortalığı da temizliyor. Ne diyebilirim, bu merakı devam ederse Doğa ile birlikte yaşayanlar yaşadı!  

11 Nisan 2013 Perşembe

suyun kaldırma kuvveti

Su ve önlük demiştik ya, Doğa'nın oyunları çeşitlendi tabi. Şimdilerde akşam sefasını lavaboya doldurulan sular ve yüzdürülen gemiler ile yapıyor. 

Geçen gün yine birlikte bir keşfimiz oldu. Doğa banyo dolaplarından birini düzenlerken beyaz, yuvarlak, plastik bir parça buldu. Bu ne diye gösterdiğinde ilk başta ben de çözemedim. Sonradan hatırladım ki lavabonun su giderini tıkamaya yarayan parça. Hmmm. Nasıl anlatabilirim Doğa'cım sana? Hadi gel.. 

Çektik sandalyemizi lavabonun başına, Doğa çıktı üzerine ve dikkatle beni izlemeye başladı. Açtım musluğu, başladı sular akmaya. Tıpayı aldım kapattım deliğin üzerine ve demonstrasyon başladı. Doğa'nın tipik "a-aaaa" şaşırma sesiyle banyoda eğlence başladı. Su artık kaybolmuyor ve lavaboya doluyor! Büyük sevinç ve çoşkuyla alkışlar koptu. Ardından dolan suları elleriyle sevmeye sonra zevkle tokatlamaya başladı. Çığlıklar ve kahkahalar devam ederken aklıma yakın zamanda hediye gelen plastik gemiler geldi. "Bir dakika bekle Doğa'cım hemen geliyorum" diyip fırladım. "Yeşil, mavi, sarı ve kırmızı, dört tane gemimiz var, sence bunlar yüzer mi?" diye sordum. Soru işareti ile bana baktı Doğa. "Peki, denemek ister misin? Şap, şup, pat. Hepsi sırayla suya girdi. Lavaboya dolan suyun hikayesi birden eskidi ve suyun üzerinde kalan gemiler yeni bir gündem oluşturdu. 

- Suda yüzmek mi? 
- Nasıl oluyor bu iş? 
- Peki batmaz mı bunlar? 
- Bi bakayım.. 

Doğa'nın suyun kaldırma kuvvetini keşfinden kısa bir video sizlere..



ayakkabı

Hepimizin ayakkabıları kirleniyor. Biz de tozlanmış ya da çamur olmuş ayakkabılarımızı temizlemek için kullandığımız bezler ya da cilalı süngerleri kapı girişinde minik bir çekmecede tutuyoruz. Giyeceğimiz ayakkabı kirliyse temizleyip, öyle evden çıkıyoruz. Çok da farkında olmadan icra edilen günlük bir alışkanlık. Ama birisi fark etmiş! Bakınız Doğa bu ritüeli nasıl uyarlamış..


Haksız değil. Ayakkabının en kirli kısmı tartışmasız tabanı. Neden orası temizlenmesin ki? 

10 Nisan 2013 Çarşamba

kar

Geçen sene son baharı çok farkında geçiremediği gibi, kışın ve yağan karın da tadına varamamıştı Doğa. Geçtiğimiz kışın aksine, bu sene şansına sadece bir defa kar yağdı Ankara'ya. Fırsat bu fırsat diyerek ben de Doğa'yı karla tanıştırmak istedim. 

Sabah uyandığında yatak odasından bahçenin karla kaplı olduğunu görünce önce bir a-aaa (bu ses gerçekten duyulmaya değer, bana kahkaha attırıyor) dedi sonra soğuk cama burnunu yapıştırıp, yakından görme çabası içine girdi. Bu minik olayla nefesinin camda buhar yaptığını da keşfeden Doğa'ya dışarıya çıkalım mı diye sordum. Başını iştahla yukarı aşağı salladı, gözleri koca kocaman.. Paltolar, ayakkabılar giyile, atkılar takıla o halde! Hemen bir çırpıda giyindik ve bahçeye çıktık. 

Ben de en az onun kadar merak içindeydim. Acaba ne yapacaktı? Normalde paldır küldür verandadan çimlere koşan Doğa bu defa uzun uzun karla kaplı çim alanı seyretti. 



- Kara basmak ister misin Doğa'cım?
- (Başıyla) I-ııh. 
- Dokunmak ister misin peki? 
- ..... (Ses yok)
- Biliyor musun, bu suyun katı hali. Hani içtiğimiz, elimizi yıkadığımız su var ya, o donunca minik kristaller oluşuyor. Bir sürü minik kristal var burada, kar tanesi yani. Yakından bakmak ister misin? 
- ..... (Ses yok)

Elime biraz kar alıp ona uzattım, çekinerek dokundu. 

- Soğuk değil mi? 
- ..... (Sessizce evet anlamında başını sallıyor)
- Tutmak ister misin?

Elimden alıp 1-2 saniye bakıp, geri yere bıraktı. 

- Peki, üzerinde dolaşmak ister misin? 
- ..... (Sessizce evet anlamında başını sallıyor)

ve sonra bahçeye çıktık. Yerde dolaştıkça arkasında ayak izlerinin çıktığını ona gösterdiğimde çok hoşuna gitti. Bir adım atıyor, geriye dönüp bakıyor. Bir adım atıyor, geriye dönüp bakıyor. Yanakları soğuktan kızarana kadar gezdi durdu karın üzerinde. Böylece ilk defa karla da tanışmış oldu!


24 Mart 2013 Pazar

önlük



Geçenlerde sevgili dostum Asuman bize geldiğinde Doğa'ya da bir hediye getirmiş. Bir oyun önlüğü. Önlüğün 2 özelliği var; bir, üzerinde sevimli bir zürafa var, iki, iç kısmı muşamba türevinde bir kumaşla kaplı. Bu hediyeyi görünce ben de en az Doğa kadar sevindim çünkü su ile oynarken doyasıya ıslanıp, dakikalarca kuru ve sıcak kalabilecekti. Nitekim öyle de oluyor. Asu'cuğum bu işlevsel ve çok anlamlı hediye için sonsuz teşekkürler. 
Gel gelelim bu hediyenin bizim dünyamızda kendine nasıl bir yer bulduğuna.. Çiçekleri sulamayı pek seven Doğa, hediyenin gelişinden bir iki gün sonra çiçek sulama kabı yerine fısfısı isteyince eğlencemiz başladı. Salonumuzdaki iki benjaminin yapraklarını parmak uçlarına kalkarak ıslatan Doğa, sonra fısfısın ağzını kendine çevirip yüzünü ve gıdısını sulamaya başladı! Eureka! İşte önlüğü kullanmak için harika bir fırsat diye düşündüm. Hemen önlüğü kuşandık tabi. O andan sonra olanları yazmamın gereği yok. Kare kare izleyebilirsiniz..

Fısfısını kapanı bize bekleriz. 

kedi

Hayvanlar Doğa'nın ilgi alanları arasında belki de en büyük yere sahip. Daha 9-10 aylıktı saksağan, kedi, köpek ve ördeklere merak saldığında. Bunlar günlük yaşantısında sık rast geldiği hayvanlar, bir de kitaplardan tanıdıkları var. Uzuuuun boyunlu zürafa, sonra kükreyen aslan, hu huuu diye öten baykuş, vraklayan ve dil çıkaran kurbağa ve sayamayacağım niceleri Doğa'nın renkli dünyasında vücut bulmuş durumda. Müthiş de bir taklit yeteneği var, tanıdığı çoğu hayvanın ya sesini çıkarıyor ya da hareketlerini taklit ediyor bızdık. 

Tabi tüm bu hayvanları uzaktan sevmesi çok kolay ve zevkli. Peki ya bazıları ile yan yana geldiğinde Doğa nasıl tepki veriyor dersiniz? Evlere şenlik anlar yaşanıyor bazen. İşte Doğa ve güzel siyah tüylü bir kedi...


süpürge

İyi mi kötü mü bilmiyorum ama Doğa evde beni izlerken hoşuna giden bazı işleri kendi de yapmaya başladı. Bunlar yapıldığını gördüğünde muhtemelen ilgisini çeken bir alet/aracın kullanıldığı her türlü eylem diyebiliriz. Bu eylemlerin en başında süpürmek geliyor. Dolayısı ile merak uyandıran araçlar ise faraş ve süpürge. Evdeki her türlü süpürge ve faraş boy olarak Doğa'dan uzun olduğu için kullanması çok da kolay olmuyor. Ancak hiç bir güçlük her seferinde azimle denemekten alıkoymuyor Doğa'yı. 

Yine geçtiğimiz son bahardı, bahçeye çıkmıştık. Koşarak kaydırağa gitti Doğa. Bir de ne görsün, kaydırağın en altı irili ufaklı taşlarla dolu. Kaysa onların içine kayacak. Olacak iş değil tabi. Birkaç saniye içinde tüm bunları aklından geçirdiğini anladığım zaman Doğa çoktan eve yönelmiş son sürat koşuyordu. Baktım verandada duran uzun saplı fırça süpürgeyi kapmış geliyor. Ama niye anlatıyorum ki? Siz de oradaydınız elbette!


23 Mart 2013 Cumartesi

güz

2011 son baharında Doğa henüz bir kaç aylıktı. Henüz yürümüyor ve kendi keşiflerini yapmıyordu. 2012 son baharı aslında O'nun için ilk kendince keşfedilen sonbahardı. Yaprakların sarı, kahverengi, turuncu ve kırmızıya dönebildiklerini, kuruduklarında ağaçların dallarından düştüklerini, düştüklerinde de rengarenk bir oyun alanı yarattığını Doğa ilk defa bu yıl farketti. Fazla söze gerek yok.. 


bodrum

Doğa'nın şansı olsa gerek, bu sene 3 defa ailecek çok sevdiğimiz Bodrum'a tatile gittik. Temmuz'daki ilk yaz tatilimizi yazmıştım zaten önceden. Sonra Ağustos'ta ve Ekim sonunda yine yollardaydık. Her iki tatilde de aile ve dostlar hep yanımızdaydı. Doğa da gördüğü ilginin tadını çıkardı tabi.

Neler mi yaptı? Deniz yatağında keyif yaptı, balık yedi, kumsalda yeni arkadaşları ile oynadı, balık yedi, Bodrum'un farklı kıyılarını gezdi, balık yedi, iskeleden taş attı, balık yedi, ördeklerin ve kedilerin peşinde koştu, balık yedi. Çok açık anlaşıldığı üzere Doğa balık yemeye doyamıyor! Bir çipurayı kendi başına bitirebiliyor. 





Her Bodrum dönüşünde Doğa'nın hayatında önemli değişiklikler oldu. Örneğin ilk ziyaretinde hayatında ilk defa deniz ve kum ile tanışmış oldu, ikinci ziyaretinin dönüşünde artık tutunmadan çılgınlar gibi yürümeye başlamıştı, üçüncü ziyaretimizde ise köpek dişleri çıkmaya ve geri geri yürümeye başlamıştı. 


Bundan çıkarılacak ders şu; Doğa Bodrum'a gittikçe büyüyor!   



9 Mart 2013 Cumartesi

ankara

Gecikmeli olarak Doğa'nın geçen aylarını paylaşıyorum, bana da hatırlamak için güzel bir vesile oldu doğrusu. Geçtiğimiz Ekim ayında havalar çok güzeldi, biz de tabi Doğa ile sürekli dışardaydık. Uğrak noktalarımız olan çocuk parkları ve yeşil alanların dışında bu sefer Doğa'yla Ankara'nın iki önemli yerine; Anıtkabir ve Ankara Kalesi'ne gitmeye karar verdik.   

Doğa zaten 7-8 aylıktan beri Atatürk'ü evimizdeki resimden ve takvim yapraklarından tanıyor. Ona "dede" diyor. Ben de "O hepimizin dedesi" diyorum, gülüşüyoruz. İnanmayacaksınız ama Doğa ile Atatürük'ün hoş da bir anısı var. Bir sabah anneannesiyle kahvaltı ederken kaşar peynirini takvimdeki Atatürk'le paylaşmak için ona uzatmış Doğa, meğer O kahvaltısını çoktan yapmış. O yüzden kaşarı Doğa yedi. Bu anısını bilse herhalde gülümsetirdik Ata'yı!

Anıtkabir'i çok sevdi Doğa. Müzeyi gezerken seslendirmelerdeki silah seslerine şaşırdıysa da, kulağına tanıdık gelen marşlarda ellerini yukarı aşağı sallayarak tempo tuttu. Küçükken benim de favorim olan aslanlı yola bayıldı. Bir aşağı bir yukarı koşmak istedi ama minik ayakları taşların arasına girdiği için biraz zorlandı. Atatürk'ün kocaman arabalarına ise hayranlıkla baktı ve anıt mezarın önünde Atatürk'le ilk fotoğrafını çektirdi.  

Bir kaç gün sonra Ankara Kale'sini ziyaret ettik. Dik yokuşlardan çıkıp, neredeyse kendi boyu kadar basamakları tırmanmaya çalışan Doğa, kalenin tepesine çıktığımızda şehrin büyük bir kısmını görünce şaşırdı. Çok hoşuna gitti. Kale'den Anıtkabir'i ve Atakule'yi gördük. Kale manzarası kadar ilgisini çeken bir başka şey ise kalenin girişinde darbuka çalan amcaydı. Bu sahneye çok anlam veremeyen Doğa darbukacı amcaya uzun uzun baktı! 

Kale'ye kadar gidilir de Pirinç Han'da bir soluk alınmaz mı? Ben güzel bir türk kahvesi içerken, Doğa da taze sıkılmış portakal suyunun keyfini çıkardı. Oradaki dükkanlarda pek çok kedi olduğunu fark eden Doğa, kedilerden birine ulaşmak isterken kendi için oldukça yüksek bir duvara tırmandığında ise avluda oturan bütün masalardan bir alkış koptu bravo diye. Meğer herkes Doğa'yı seyrediyormuş! Doğa'nın surat ifadesini ve gururunu resmedemedim ama inanın görülmeye değerdi!  

7 Mart 2013 Perşembe

yapabilmek ve yeni keşifler

Doğa, bir yaşı dolunca artık fiziksel olarak bazı işleri kendi yapar hale geldi. Sadece yapabiliyor olması değil, ihtiyacını anlaması, onu karşılamak için harekete geçmesi ya da düşünmesi ve en önemlisi aklına koyduğunu başarması onun için çok heyecanlı anlar yaratıyor. Bu sürece tanıklık etmek bize müthiş keyif veriyor. Her geçen gün neleri denediğini ve başardığını gözlemledikçe hayranlığımı saklamadan hislerimi onunla paylaşıyorum. Kıkır kıkır gülüşünden anlıyorum ki bu hayranlığım onun da hoşuna gidiyor ve yeni işler için cesaret topluyor. 

Eylül ayında artık 12 dişi olan biri olarak Doğa diş fırçalamaya başladı. Florür içermeyen çocuklar için  üretilmiş bir diş macunu ve minik turuncu bir fırçası var. Her sabah ve akşam birlikte yemeklerden sonra diş fırçalama seansları yapıyoruz. Doğa bu işe bayılıyor. Önce fırçanın üzerindeki macunları yiyor sonra da fırçanın kendisini kemirmeye koyuluyor! Hakkını yememek lazım, arada benim nasıl fırçaladığıma bakıp, gerçekten dişlerini fırçalama taklidi de yapıyor. Bazen banyoda olmaktan sıkılıp evde fırçası ile geziniyor ama yine de diş fırçalamaya bayılıyor. 


Yine Eylül ayıydı, yüksek yerlerden inmeyi de keşfetti Doğa. Mesela koltukta otururken ya da bizim yatağın üzerindeyken hoop yüzüstü dönüyor ve komandolar gibi ama geri geri sürünerek pıt diye aşağı zıplıyor. Tek sorun geri çıkamaması! Sevinç çığlıkları içinde inişini kutladıktan saniyeler sonra kollarını yukarı doğru kaldırıp, beni geri çıkar diye Ali'ye ya da bana tontiş tontiş bakıyor ve HOP! Tekrar koltuğun üzerinde. Bunu ne kadar sık yaptığımızı yazmayacağım!

Doğa'nın kulaklıkla tanışması da aynı dönemlere rast geldi. Bir gün merak ettiğim için kulaklık takıp takmak istemediğini sordum. Başını salladı, olur diye. Önceleri kulağında yabancı bir cisim olmasını yadırgadıysa da içinden gelen müzik sesini duymak onu şaşırttı. Merakla bir sağa bir sola bakmaya başlayınca anladım ki henüz sesin kulaklarındaki minik hoperlörden geldiğini anlayamamıştı. Çok şeker ve görülmeye değer bir sahne idi gerçekten. Ama 1 dakika sonra ritmi tutturmuş, dizlerini bükerek dans etmeye başlamıştı bile! Müziği kulaklıkla dinlemesek bile bu keşfi yapmak her ikimiz için de keyifli oldu. 

Doğa'nın hayran olduğu bir diğer alan da tamir aletleri. Tornavida, çekiç, ingiliz anahtarı, pense.. aklınıza ne gelirse Doğa'nın minicik elleri arasında. İşin ilginç tarafı merakı oyuncak olanlarına değil, gerçek aletlere. Hepsini büyük bir hassasiyetle inceliyor, kendine ya da herhangi bir yere zarar vermeyecek şekilde tutmayı ve kullanmayı da öğrenmiş durumda. Bir bakıyorum mutfak kapısının önüne oturmuş menteşesini sıkıştırıyor, ya da pense ile bir şeyi tutmuş inceliyor. Çok da anlayışlı kerata, gerçek çekiçi halıda kullanıp, kendi plastik çekicini duvara vuruyor. Esas komik olan her aletin bir sesi var ve o sesi aletler değil Doğa çıkarıyor! 

Doğa'nın artık neredeyse her anı yeni bir keşifle dolu. Görüyor, tanıyor, bakıyor, yapıyor, anlamıyor, soruyor ama her koşulda öğreniyor. Benim için ise, bambaşka güzellikler barındıran bir süreç. İzlemeye doyamıyorum.