9 Mart 2013 Cumartesi

ankara

Gecikmeli olarak Doğa'nın geçen aylarını paylaşıyorum, bana da hatırlamak için güzel bir vesile oldu doğrusu. Geçtiğimiz Ekim ayında havalar çok güzeldi, biz de tabi Doğa ile sürekli dışardaydık. Uğrak noktalarımız olan çocuk parkları ve yeşil alanların dışında bu sefer Doğa'yla Ankara'nın iki önemli yerine; Anıtkabir ve Ankara Kalesi'ne gitmeye karar verdik.   

Doğa zaten 7-8 aylıktan beri Atatürk'ü evimizdeki resimden ve takvim yapraklarından tanıyor. Ona "dede" diyor. Ben de "O hepimizin dedesi" diyorum, gülüşüyoruz. İnanmayacaksınız ama Doğa ile Atatürük'ün hoş da bir anısı var. Bir sabah anneannesiyle kahvaltı ederken kaşar peynirini takvimdeki Atatürk'le paylaşmak için ona uzatmış Doğa, meğer O kahvaltısını çoktan yapmış. O yüzden kaşarı Doğa yedi. Bu anısını bilse herhalde gülümsetirdik Ata'yı!

Anıtkabir'i çok sevdi Doğa. Müzeyi gezerken seslendirmelerdeki silah seslerine şaşırdıysa da, kulağına tanıdık gelen marşlarda ellerini yukarı aşağı sallayarak tempo tuttu. Küçükken benim de favorim olan aslanlı yola bayıldı. Bir aşağı bir yukarı koşmak istedi ama minik ayakları taşların arasına girdiği için biraz zorlandı. Atatürk'ün kocaman arabalarına ise hayranlıkla baktı ve anıt mezarın önünde Atatürk'le ilk fotoğrafını çektirdi.  

Bir kaç gün sonra Ankara Kale'sini ziyaret ettik. Dik yokuşlardan çıkıp, neredeyse kendi boyu kadar basamakları tırmanmaya çalışan Doğa, kalenin tepesine çıktığımızda şehrin büyük bir kısmını görünce şaşırdı. Çok hoşuna gitti. Kale'den Anıtkabir'i ve Atakule'yi gördük. Kale manzarası kadar ilgisini çeken bir başka şey ise kalenin girişinde darbuka çalan amcaydı. Bu sahneye çok anlam veremeyen Doğa darbukacı amcaya uzun uzun baktı! 

Kale'ye kadar gidilir de Pirinç Han'da bir soluk alınmaz mı? Ben güzel bir türk kahvesi içerken, Doğa da taze sıkılmış portakal suyunun keyfini çıkardı. Oradaki dükkanlarda pek çok kedi olduğunu fark eden Doğa, kedilerden birine ulaşmak isterken kendi için oldukça yüksek bir duvara tırmandığında ise avluda oturan bütün masalardan bir alkış koptu bravo diye. Meğer herkes Doğa'yı seyrediyormuş! Doğa'nın surat ifadesini ve gururunu resmedemedim ama inanın görülmeye değerdi!  

7 Mart 2013 Perşembe

yapabilmek ve yeni keşifler

Doğa, bir yaşı dolunca artık fiziksel olarak bazı işleri kendi yapar hale geldi. Sadece yapabiliyor olması değil, ihtiyacını anlaması, onu karşılamak için harekete geçmesi ya da düşünmesi ve en önemlisi aklına koyduğunu başarması onun için çok heyecanlı anlar yaratıyor. Bu sürece tanıklık etmek bize müthiş keyif veriyor. Her geçen gün neleri denediğini ve başardığını gözlemledikçe hayranlığımı saklamadan hislerimi onunla paylaşıyorum. Kıkır kıkır gülüşünden anlıyorum ki bu hayranlığım onun da hoşuna gidiyor ve yeni işler için cesaret topluyor. 

Eylül ayında artık 12 dişi olan biri olarak Doğa diş fırçalamaya başladı. Florür içermeyen çocuklar için  üretilmiş bir diş macunu ve minik turuncu bir fırçası var. Her sabah ve akşam birlikte yemeklerden sonra diş fırçalama seansları yapıyoruz. Doğa bu işe bayılıyor. Önce fırçanın üzerindeki macunları yiyor sonra da fırçanın kendisini kemirmeye koyuluyor! Hakkını yememek lazım, arada benim nasıl fırçaladığıma bakıp, gerçekten dişlerini fırçalama taklidi de yapıyor. Bazen banyoda olmaktan sıkılıp evde fırçası ile geziniyor ama yine de diş fırçalamaya bayılıyor. 


Yine Eylül ayıydı, yüksek yerlerden inmeyi de keşfetti Doğa. Mesela koltukta otururken ya da bizim yatağın üzerindeyken hoop yüzüstü dönüyor ve komandolar gibi ama geri geri sürünerek pıt diye aşağı zıplıyor. Tek sorun geri çıkamaması! Sevinç çığlıkları içinde inişini kutladıktan saniyeler sonra kollarını yukarı doğru kaldırıp, beni geri çıkar diye Ali'ye ya da bana tontiş tontiş bakıyor ve HOP! Tekrar koltuğun üzerinde. Bunu ne kadar sık yaptığımızı yazmayacağım!

Doğa'nın kulaklıkla tanışması da aynı dönemlere rast geldi. Bir gün merak ettiğim için kulaklık takıp takmak istemediğini sordum. Başını salladı, olur diye. Önceleri kulağında yabancı bir cisim olmasını yadırgadıysa da içinden gelen müzik sesini duymak onu şaşırttı. Merakla bir sağa bir sola bakmaya başlayınca anladım ki henüz sesin kulaklarındaki minik hoperlörden geldiğini anlayamamıştı. Çok şeker ve görülmeye değer bir sahne idi gerçekten. Ama 1 dakika sonra ritmi tutturmuş, dizlerini bükerek dans etmeye başlamıştı bile! Müziği kulaklıkla dinlemesek bile bu keşfi yapmak her ikimiz için de keyifli oldu. 

Doğa'nın hayran olduğu bir diğer alan da tamir aletleri. Tornavida, çekiç, ingiliz anahtarı, pense.. aklınıza ne gelirse Doğa'nın minicik elleri arasında. İşin ilginç tarafı merakı oyuncak olanlarına değil, gerçek aletlere. Hepsini büyük bir hassasiyetle inceliyor, kendine ya da herhangi bir yere zarar vermeyecek şekilde tutmayı ve kullanmayı da öğrenmiş durumda. Bir bakıyorum mutfak kapısının önüne oturmuş menteşesini sıkıştırıyor, ya da pense ile bir şeyi tutmuş inceliyor. Çok da anlayışlı kerata, gerçek çekiçi halıda kullanıp, kendi plastik çekicini duvara vuruyor. Esas komik olan her aletin bir sesi var ve o sesi aletler değil Doğa çıkarıyor! 

Doğa'nın artık neredeyse her anı yeni bir keşifle dolu. Görüyor, tanıyor, bakıyor, yapıyor, anlamıyor, soruyor ama her koşulda öğreniyor. Benim için ise, bambaşka güzellikler barındıran bir süreç. İzlemeye doyamıyorum. 

23 Ağustos 2012 Perşembe

yaş sahibi olmak

Artık Doğa'nın da bir yaşı var. Hem de öylesine bir yaş değil, 1 yaş gerçekten. Hani hep söylenir; "zaman öyle bir geçiyor ki, ne ara büyümüşler anlamıyorsun" diye, öyle oldu hakikaten. Geçen sene bu zamanlarda henüz dirseğimden elimin ucuna kadar olan boşluğa sığan küçük insan bu sene 12 dişi ile ayakta durabilen, derdini ses ve işaretlerle anlatabilen, sevinen, seven, kızan, üzülen, şaşıran, korkan, dinleyen, anlayan bir birey. Nasıl bir coşkudur bu tanıklık? İçim içime sığmıyor. Sevgimi, bedenimde, elimde, dilimde tutamıyorum. Taşıyor ve akıyor sanki. Daha ne kadar sevebilirim ki diye soruyorum kendime, aklımda Sibel'in sözleri çınlıyor: "Her gün daha da fazla.." 

Doğa, 2 Ağustos'ta bu hayattaki 1 yılını doldurdu. Bir sürü yenilik sığdırdı bu geçen yıla. Önce şaşırdı, belki de biraz korktu. Gördükçe tanıdı, güven geliştirdi bazılarımıza ve çevresine karşı. Duydu, kokladı, tadına baktı, anladı, hatırladı. Kendi hatıralarını ve anılarını biriktirmeye başladı. Yedi, işledi, sindirdi, gerekliyi aldı, kalanını attı. Değişti. Büyüdü. Öğrendi, kullandı. Düşündü, yarattı. 

Hiç yakından izlememiştim. Bir insan nasıl büyür, bu denli düşünmemiştim. Fevkalade bir süreç. Hayranlıkla izliyorum Doğa'yı. İnanamıyorum. Aslında bir taraftan inanıyorum çünkü gözlemliyor ve görüyorum ama şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Gizlemek istediğimden de değil de, büyüleyici bir süreç işte yaşadığım. 

Şansımın farkındayım. Bir küçük insanın gelişimine tanıklık ediyorum. Birey oluşuna. Hayatı durdurup da yapabildiğim tek şey; O'nu izlemek. Ne büyük lüks. "Vay canına". Bu iki kelime içimde sık sık tekrarlanıyor. Hergün belki de, hem de birkaç defa. 

Bir sene önce de yazmıştım; Doğa doğdu, onunla birlikte ben yeniden doğdum. Bugünün anlamı bambaşka benim için, gözümden aşkla yaşlar akıtıyor, içim içime sığmıyor. Büyüyor da büyüyorum sanki. 

Doğa, iyi ki katıldın hayatımıza, iyi ki seni tanıyorum, her gün sana dokunup, senden öğreniyorum. İlk yaşın kutlu olsun. Var oldukça bu güzel başlangıçtan güç al dilerim. Gözünden ışık, aklından sevgi eksik olmasın. Sağlıkla büyü, seni seviyorum. 

ilk yaz tatili

Ailecek uzuuun zamandır yolunu gözlediğimiz tatile nihayet Temmuz sonunda çıkmayı başardık! Doğa'nın ilk tatili olan bu seyahat sırasında bir hayli gezdik; İzmir, Bodrum, Datça ve yine Bodrum'da kalarak çok eğlenceli ve bir o kadar da hareketli günler geçirdik. Bu seyahatin önemli ilkleri vardı tabi. Doğa'nın ilk denize ve havuza girişi, ilk kumda oynayışı, ilk 10 saatlik araba yolculuğu ve yazarken paylaşacağım daha niceleri. 

Yolculuğumuzun ilk durağı olan İzmir'de Doğa büyük babaannesi, büyük dedesini ve büyük anneannesini ziyaret etti, kuzenlerini gördü. Gümüldür'ün serin ve dalgalı sularında ilk kez deniz ile tanıştı, biraz korktu ve endişelendi ama dalgaları seyretmek hoşuna gitti. Sıcak bir 23 Temmuz günü akşamüstü sularında Ali, büyük anneanne ve ben Doğa'yı alıp deniz kenarına indik. Şapkası ve turkuvaz rengi mayosu ile Doğa dikkatle bundan sonra ne olacağını izliyordu. Babasının kucağında denizin karayla buluştuğu yere ulaştıktan sonra, önce ayakları serin sulara dokundu sonra da bedeni. Ancak şansına o gün dalgaların şahlanacağı ve kocaman sesler çıkaracağı tutmuştu. Doğa biraz ürktü ve ağlamaya başladı. Biz de o günlük denizi uzaktan seyretmeyi tercih edip, dalgaları dinledik. Ertesi gün kuzenlerimiz Buğra ve Nihan'la daha sakin ve hiç dalga olmayan bir kenara gittik, orası Doğa'nın pek hoşuna gitti, elleri ile şap şap suya vurup eğlendi.  

Bodrum'a geçtiğimizde bize Laura ve Ödül katıldılar. Torba koyunda güzel bir yerde yemek yedik. Çok sıcak olduğu için soğuk içecekler içmeyi tercih ettik ve bu içeceklerimizi Doğa ile paylaştık! İlk kez karpuzlu ve kavunlu smoothie'lerin tadına bakan Doğa'nın neşesi yüzünden okunuyordu. Yemeğin ardından ilk havuz sefasını yapan Doğa'yı, Ödül ve Laura yaptıkları su balesi ve oyunları ile çok eğlendirdiler. Sadece havuz sefası ile yetinmedik tabi, akşam üstü denize girdik ve suda oyunlar yaptık. Bodrum'un dalgasız ve sakin denizini daha çok sevdi Doğa. Denizden çıktıktan sonra ise "süt mısıııır" sesini duyar duymaz kendimize bir mısır ziyafeti çektik, bir ilkimiz de bu oldu! Mısır taneciklerinin suyunu emen ve olduğu gibi yutan Doğa, tahmin edeceğiniz üzere ertesi gün mısırları iç işlenmemiş şekilde vücudundan yolcu etti :)


Bir başka ilkimiz ise feribot yolculuğumuz idi. Bodrum'dan feribotla Datça'ya Şirin ve Defne'nin yanına geçtik. Sabah kahvaltısını denizin üzerinde seyahat ederken yapan Doğa, feribotun nasıl suda hareket ettiğini anlamaya çalışır gibiydi. Merakla kucağımda dalgaları ve uzaklaşan kara parçalarını izledi. Sonra elbette dosdoğru gözüne kestirdiği güzel feribot yolcularını gülücükleri ile baştan çıkarmaya koyuldu. Kendisi ile ilgilenen kızlar onu bütün yol oyaladı. Sonra bir de baktık ki Datça'ya gelmişiz! Bizi iskelede Şirin, Defne ve Cevdet Amca karşıladı. Ne büyük sevinç, artık Doğa'nın da bir arkadaşı vardı! 

Datça'da geçirdiğimiz 3 gün boyunca Doğa sevgili Defne ile çok güzel vakit geçirdi ve ondan yeni şeyler öğrendi. Birlikte yemek yiyip denize girdiler, Dağ Başını Duman Almış söyleyip rap rap yürüdüler. Doğa, Defne'nin havuzunda su fışkırtan oyuncaklarla tanıştı, Şirin'in lezzetli kabak yemeğinden yedi. Belki de en keyiflisi Kargı koyunda Defne ile birlikte denize girdiği zamandı. Çünkü arkadaşı ile birlikte denize girmek Doğa'yı oldukça rahatlatmıştı. Denizde onlarla birlikte yüzen ördekleri izleyip, biraz da tuzlu denizin tadına bakıp (!) eğlendiler. 

Datça dönüşü Defne, Şirin, Laura ve Ödül'e veda edip bir gece daha Bodrum'da kaldık. Doğa koca çipuraların tadına bakıp o gece yola çıkmadan önce güzelce karnını doyurdu. Bizim için unutlmaz bir ilk oldu bu tatil. 

Bizlere eşilik eden güzel ailemiz ve can dostlarımıza sonsuz teşekkürler. Doğa'nın bu ilklerini sizlerle paylaşabilmiş olmak bizim için çok keyifliydi.  

14 Ağustos 2012 Salı

ilk adımlar

Bu küçük insan hep oturacak mı sanıyorsunuz siz? Haziran'da bir gün geldi çattı ki Doğa koltuğa tutunup, artık önümü, sağımı, solumu şöyle başka açılardan da göreyim dedi ve hoop kendini ayağa kaldırdı. Ertesi gün uyandıktan sonra yatağının içinde ayağa kalkıp onu almam için beklemeye başladı derken, bizimkisi emekleme fazına uğramadan pıtır pıtır evde gezinmeye başladı. Tahmin etmiştim desem hata olmaz; Doğa pratik bir çocuk, uzun yollardansa biraz üstüne düşünüp kestirme alternatifleri tercih ediyor. Yahu ne işim var benim emeklemeyle diye düşünmüş olsa gerek, doğrudan yürümeye geçti. 


Benim açımdan hem mutluluk verici hem de tuhaf bir olay çünkü hayatımda ilk defa bu kadar kısa boylu bir insanla aynı mekanda hareket ediyorum. Gerçekten bazen gözlerime inanmakta zorlanıyorum, çok gülünç geliyor, kahkahayı patlatıyorum. Yahu bu kadar küçük ölçekli bir insan nasıl olabiliyor diye! Hayranlık uyandıran bir mevzu gerçekten. 

Kendinin de çok hoşuna gitmiş olsa gerek, engelleri aşıp, bir yerden bir yere ilerleyince bir sevinç çığlıkları kopuyor ki anlatamam. Müthiş. Bunları tutunarak yapıyor tabi. Masalar, sehpalar, dolaplar, duvarlar bu aralar en yakın dostu Doğa'nın. Onlara tutunup, sarılıp her yere gidiyor. Bizler aramıza onunla biraz mesafe koyup Doğa'yı çağırdığımızda kendi 4-5 adım atıp bizlere de yürümeye başladı. Çok değil, yakın gelecekte artık yürüyen ve kendi keşiflerini yapan bir Doğa ile karşılaşacaksınız!