23 Mart 2013 Cumartesi

güz

2011 son baharında Doğa henüz bir kaç aylıktı. Henüz yürümüyor ve kendi keşiflerini yapmıyordu. 2012 son baharı aslında O'nun için ilk kendince keşfedilen sonbahardı. Yaprakların sarı, kahverengi, turuncu ve kırmızıya dönebildiklerini, kuruduklarında ağaçların dallarından düştüklerini, düştüklerinde de rengarenk bir oyun alanı yarattığını Doğa ilk defa bu yıl farketti. Fazla söze gerek yok.. 


bodrum

Doğa'nın şansı olsa gerek, bu sene 3 defa ailecek çok sevdiğimiz Bodrum'a tatile gittik. Temmuz'daki ilk yaz tatilimizi yazmıştım zaten önceden. Sonra Ağustos'ta ve Ekim sonunda yine yollardaydık. Her iki tatilde de aile ve dostlar hep yanımızdaydı. Doğa da gördüğü ilginin tadını çıkardı tabi.

Neler mi yaptı? Deniz yatağında keyif yaptı, balık yedi, kumsalda yeni arkadaşları ile oynadı, balık yedi, Bodrum'un farklı kıyılarını gezdi, balık yedi, iskeleden taş attı, balık yedi, ördeklerin ve kedilerin peşinde koştu, balık yedi. Çok açık anlaşıldığı üzere Doğa balık yemeye doyamıyor! Bir çipurayı kendi başına bitirebiliyor. 





Her Bodrum dönüşünde Doğa'nın hayatında önemli değişiklikler oldu. Örneğin ilk ziyaretinde hayatında ilk defa deniz ve kum ile tanışmış oldu, ikinci ziyaretinin dönüşünde artık tutunmadan çılgınlar gibi yürümeye başlamıştı, üçüncü ziyaretimizde ise köpek dişleri çıkmaya ve geri geri yürümeye başlamıştı. 


Bundan çıkarılacak ders şu; Doğa Bodrum'a gittikçe büyüyor!   



9 Mart 2013 Cumartesi

ankara

Gecikmeli olarak Doğa'nın geçen aylarını paylaşıyorum, bana da hatırlamak için güzel bir vesile oldu doğrusu. Geçtiğimiz Ekim ayında havalar çok güzeldi, biz de tabi Doğa ile sürekli dışardaydık. Uğrak noktalarımız olan çocuk parkları ve yeşil alanların dışında bu sefer Doğa'yla Ankara'nın iki önemli yerine; Anıtkabir ve Ankara Kalesi'ne gitmeye karar verdik.   

Doğa zaten 7-8 aylıktan beri Atatürk'ü evimizdeki resimden ve takvim yapraklarından tanıyor. Ona "dede" diyor. Ben de "O hepimizin dedesi" diyorum, gülüşüyoruz. İnanmayacaksınız ama Doğa ile Atatürük'ün hoş da bir anısı var. Bir sabah anneannesiyle kahvaltı ederken kaşar peynirini takvimdeki Atatürk'le paylaşmak için ona uzatmış Doğa, meğer O kahvaltısını çoktan yapmış. O yüzden kaşarı Doğa yedi. Bu anısını bilse herhalde gülümsetirdik Ata'yı!

Anıtkabir'i çok sevdi Doğa. Müzeyi gezerken seslendirmelerdeki silah seslerine şaşırdıysa da, kulağına tanıdık gelen marşlarda ellerini yukarı aşağı sallayarak tempo tuttu. Küçükken benim de favorim olan aslanlı yola bayıldı. Bir aşağı bir yukarı koşmak istedi ama minik ayakları taşların arasına girdiği için biraz zorlandı. Atatürk'ün kocaman arabalarına ise hayranlıkla baktı ve anıt mezarın önünde Atatürk'le ilk fotoğrafını çektirdi.  

Bir kaç gün sonra Ankara Kale'sini ziyaret ettik. Dik yokuşlardan çıkıp, neredeyse kendi boyu kadar basamakları tırmanmaya çalışan Doğa, kalenin tepesine çıktığımızda şehrin büyük bir kısmını görünce şaşırdı. Çok hoşuna gitti. Kale'den Anıtkabir'i ve Atakule'yi gördük. Kale manzarası kadar ilgisini çeken bir başka şey ise kalenin girişinde darbuka çalan amcaydı. Bu sahneye çok anlam veremeyen Doğa darbukacı amcaya uzun uzun baktı! 

Kale'ye kadar gidilir de Pirinç Han'da bir soluk alınmaz mı? Ben güzel bir türk kahvesi içerken, Doğa da taze sıkılmış portakal suyunun keyfini çıkardı. Oradaki dükkanlarda pek çok kedi olduğunu fark eden Doğa, kedilerden birine ulaşmak isterken kendi için oldukça yüksek bir duvara tırmandığında ise avluda oturan bütün masalardan bir alkış koptu bravo diye. Meğer herkes Doğa'yı seyrediyormuş! Doğa'nın surat ifadesini ve gururunu resmedemedim ama inanın görülmeye değerdi!  

7 Mart 2013 Perşembe

yapabilmek ve yeni keşifler

Doğa, bir yaşı dolunca artık fiziksel olarak bazı işleri kendi yapar hale geldi. Sadece yapabiliyor olması değil, ihtiyacını anlaması, onu karşılamak için harekete geçmesi ya da düşünmesi ve en önemlisi aklına koyduğunu başarması onun için çok heyecanlı anlar yaratıyor. Bu sürece tanıklık etmek bize müthiş keyif veriyor. Her geçen gün neleri denediğini ve başardığını gözlemledikçe hayranlığımı saklamadan hislerimi onunla paylaşıyorum. Kıkır kıkır gülüşünden anlıyorum ki bu hayranlığım onun da hoşuna gidiyor ve yeni işler için cesaret topluyor. 

Eylül ayında artık 12 dişi olan biri olarak Doğa diş fırçalamaya başladı. Florür içermeyen çocuklar için  üretilmiş bir diş macunu ve minik turuncu bir fırçası var. Her sabah ve akşam birlikte yemeklerden sonra diş fırçalama seansları yapıyoruz. Doğa bu işe bayılıyor. Önce fırçanın üzerindeki macunları yiyor sonra da fırçanın kendisini kemirmeye koyuluyor! Hakkını yememek lazım, arada benim nasıl fırçaladığıma bakıp, gerçekten dişlerini fırçalama taklidi de yapıyor. Bazen banyoda olmaktan sıkılıp evde fırçası ile geziniyor ama yine de diş fırçalamaya bayılıyor. 


Yine Eylül ayıydı, yüksek yerlerden inmeyi de keşfetti Doğa. Mesela koltukta otururken ya da bizim yatağın üzerindeyken hoop yüzüstü dönüyor ve komandolar gibi ama geri geri sürünerek pıt diye aşağı zıplıyor. Tek sorun geri çıkamaması! Sevinç çığlıkları içinde inişini kutladıktan saniyeler sonra kollarını yukarı doğru kaldırıp, beni geri çıkar diye Ali'ye ya da bana tontiş tontiş bakıyor ve HOP! Tekrar koltuğun üzerinde. Bunu ne kadar sık yaptığımızı yazmayacağım!

Doğa'nın kulaklıkla tanışması da aynı dönemlere rast geldi. Bir gün merak ettiğim için kulaklık takıp takmak istemediğini sordum. Başını salladı, olur diye. Önceleri kulağında yabancı bir cisim olmasını yadırgadıysa da içinden gelen müzik sesini duymak onu şaşırttı. Merakla bir sağa bir sola bakmaya başlayınca anladım ki henüz sesin kulaklarındaki minik hoperlörden geldiğini anlayamamıştı. Çok şeker ve görülmeye değer bir sahne idi gerçekten. Ama 1 dakika sonra ritmi tutturmuş, dizlerini bükerek dans etmeye başlamıştı bile! Müziği kulaklıkla dinlemesek bile bu keşfi yapmak her ikimiz için de keyifli oldu. 

Doğa'nın hayran olduğu bir diğer alan da tamir aletleri. Tornavida, çekiç, ingiliz anahtarı, pense.. aklınıza ne gelirse Doğa'nın minicik elleri arasında. İşin ilginç tarafı merakı oyuncak olanlarına değil, gerçek aletlere. Hepsini büyük bir hassasiyetle inceliyor, kendine ya da herhangi bir yere zarar vermeyecek şekilde tutmayı ve kullanmayı da öğrenmiş durumda. Bir bakıyorum mutfak kapısının önüne oturmuş menteşesini sıkıştırıyor, ya da pense ile bir şeyi tutmuş inceliyor. Çok da anlayışlı kerata, gerçek çekiçi halıda kullanıp, kendi plastik çekicini duvara vuruyor. Esas komik olan her aletin bir sesi var ve o sesi aletler değil Doğa çıkarıyor! 

Doğa'nın artık neredeyse her anı yeni bir keşifle dolu. Görüyor, tanıyor, bakıyor, yapıyor, anlamıyor, soruyor ama her koşulda öğreniyor. Benim için ise, bambaşka güzellikler barındıran bir süreç. İzlemeye doyamıyorum. 

23 Ağustos 2012 Perşembe

yaş sahibi olmak

Artık Doğa'nın da bir yaşı var. Hem de öylesine bir yaş değil, 1 yaş gerçekten. Hani hep söylenir; "zaman öyle bir geçiyor ki, ne ara büyümüşler anlamıyorsun" diye, öyle oldu hakikaten. Geçen sene bu zamanlarda henüz dirseğimden elimin ucuna kadar olan boşluğa sığan küçük insan bu sene 12 dişi ile ayakta durabilen, derdini ses ve işaretlerle anlatabilen, sevinen, seven, kızan, üzülen, şaşıran, korkan, dinleyen, anlayan bir birey. Nasıl bir coşkudur bu tanıklık? İçim içime sığmıyor. Sevgimi, bedenimde, elimde, dilimde tutamıyorum. Taşıyor ve akıyor sanki. Daha ne kadar sevebilirim ki diye soruyorum kendime, aklımda Sibel'in sözleri çınlıyor: "Her gün daha da fazla.." 

Doğa, 2 Ağustos'ta bu hayattaki 1 yılını doldurdu. Bir sürü yenilik sığdırdı bu geçen yıla. Önce şaşırdı, belki de biraz korktu. Gördükçe tanıdı, güven geliştirdi bazılarımıza ve çevresine karşı. Duydu, kokladı, tadına baktı, anladı, hatırladı. Kendi hatıralarını ve anılarını biriktirmeye başladı. Yedi, işledi, sindirdi, gerekliyi aldı, kalanını attı. Değişti. Büyüdü. Öğrendi, kullandı. Düşündü, yarattı. 

Hiç yakından izlememiştim. Bir insan nasıl büyür, bu denli düşünmemiştim. Fevkalade bir süreç. Hayranlıkla izliyorum Doğa'yı. İnanamıyorum. Aslında bir taraftan inanıyorum çünkü gözlemliyor ve görüyorum ama şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Gizlemek istediğimden de değil de, büyüleyici bir süreç işte yaşadığım. 

Şansımın farkındayım. Bir küçük insanın gelişimine tanıklık ediyorum. Birey oluşuna. Hayatı durdurup da yapabildiğim tek şey; O'nu izlemek. Ne büyük lüks. "Vay canına". Bu iki kelime içimde sık sık tekrarlanıyor. Hergün belki de, hem de birkaç defa. 

Bir sene önce de yazmıştım; Doğa doğdu, onunla birlikte ben yeniden doğdum. Bugünün anlamı bambaşka benim için, gözümden aşkla yaşlar akıtıyor, içim içime sığmıyor. Büyüyor da büyüyorum sanki. 

Doğa, iyi ki katıldın hayatımıza, iyi ki seni tanıyorum, her gün sana dokunup, senden öğreniyorum. İlk yaşın kutlu olsun. Var oldukça bu güzel başlangıçtan güç al dilerim. Gözünden ışık, aklından sevgi eksik olmasın. Sağlıkla büyü, seni seviyorum.